Filiz Hamilelik Çekimi
Ali Mert'i beklerken boş durmayalım dedim... Ali Mert, Aslan burcu olacak
Astroloji işlerinden pek anlamasam da, bebeklerin burçlarını (ve yükselen burçlarını) yazmak, hoşuma gidiyor. Ali Mert'in de, benim gibi bir Aslan burcu olması ilginç geldi.

Maşukiye+Dinlenme+Fotograf
Her fotoğrafı, yazı ile desteklemek gerektiğine inanıyorum. Bazen, fotoğraf hikayesini kendi anlatır, bazen de; yazı o fotoğrafın hikayesini... Tamam da, böyle bir cümleyi neden yazdım? Dikkat ettim de, son blog girişlerimde 'bana ait satırlar'ı artık yazmıyorum!!! iki cümle de olsa, bir şeyler anlatmalıyım. Şimdi, bu fotoğrafların altına ne yazılabilir ki? Sıcaktan bunalıp, Istanbul'dan kaçtığım bir gün. Bir alabalık restoranına sığındım. Burada geçirilen bir kaç saat, ilaç gibi geldi. Suyun sesi, bazen çok rahatsız etsede(!) dinlenmek için, ideal bir yer. Böyle bir yerde, bir kaç saat geçirmek istiyorsanız, mutlaka yanınızda okuyacak bir şeyler bulundurun. Kuş sesleri, huzur veriyor. Ayrıca, fotoğraf için çok güzel ışık dağılımı var. Her defasında çektiğim fotoğraflar, içime siniyor. Ve güzel portreler çıkıyor. Ama modumda olmalıyım...

LÖSEV ile yeni yıla merhaba
Bu sabah, yorgunluğumu hiç'e sayarak, koşa koşa Harbiye Hilton'a gittim. Uykusuzluğun dibine vurmuşken, LÖSEV'in yeni yıl coşkusunu es geçmek olmazdı. Elbette, uyuyabileceğim bir başka sabah mutlaka var.
Çocukların mululuğunu paylaşmak, bambaşka bir his....
Gerçi, zaman zaman duygularıma ve göz yaşlarıma engel olamasam da, onlarla hopladım-zıpladım. Bu en anlamlı gün de, en özel fotoğraflarla onlarla birlikteydim. LÖSEV'in gönüllüsü olmak sorumluluk gerektiriyor. Eğlencenin yapılacağı salona geldiğimde, LÖSEV yetkilileri ile çekim kordinasyonu oluşturdum. Gönüllüleri eşliğinde gelen çocuklar, toplu fotoğraf çekimi sonrası, eğlenceye doğru koştular....
Eğlence, Nurgül hanım'ın önderliğinde, ısınma turları ile başladı. "Karagöz ve Hacivat" gölge oyunu ile devam etti. Günümüze uyarlanmış, bu harika gösteri, izlemeye değerdi. Gölge oyunu sırasında, kuklaların fotoğraflarını, çekmeyi çok arzulasam da, önceliğim LÖSEV çocuklarıydı. Öğle yemeğinde, Hilton'un eşsiz menüsü ile topluca yemek yenildi. Yemek sonrası, çocuklara gönüllü olarak ingilizce eğitimi veren kurum, ingiliz öğretmenlerinden oluşan bir orkestra eşliğinde, şarkılar söyledi. Her gönüllü, yaklaşık 9-10 çocuk ile ilgilendi. Ihtiyaçlarını karşılamaya, çaba gösterdi.


(Gönüllülerimiz çocuklar için eğlenceli örnek çalışmalar hazırladı/02-03)
Coşkulu kalabalığın içinden çok renkli fotograflar oluştu. (Kurallar geregi, sadece bir kaçını yayınlayabiliyorum.)
Eğlence bitiminde, tüm cocuklar geldikleri gibi, gruplar halinde ve gönüllüleri eşliğinde, hediyelerini alarak otobüslerine koştular....
LÖSEV ile bir kere gönül bağı kurduk, bu bağ hiç bir zaman çözülmeyecek... yeter ki, çocuklarımız mutlu olsun...
Not: Istanbul Koordinatörü Zuhal Hanım, Halkla İlişkiler Uzmanı Füsun Hanım, Nurgül Hanım, Büşra hanım, Fotoğrafçı Mustafa Üçbaş ve şu anda aklıma isimleri gelmeyen, tüm yetkililere/gönüllülere teşekkürlerimle...
Kıskanmak – Zeki Demirkubuz
Bugün, Yeşim ile birlikte, Yönetmen Zeki Demirkubuz'un "Kıskanmak" adlı, ilk dönem filmini, izlemek için buluştuk. Her şeyden önce, Salı mı? Çarşamba mı? kararını verirken zorlansak da, seçtiğimiz salon Beyoğlu Beyoğlu sineması oldu. Son dönemlerde utanarak, sinemada film izlemediğimi, itiraf etmeliyim.
Sinemaya gitmektense, sanırım kiralayarak evde izlenen filmler; ya da üyesi olduğum fotoğraf toplulukları ile, seçilmiş filmler izlemek, daha keyif veriyor.. Film festivallerini de hep kaçırır, organize olamam....!
Beyoğlu Beyoğlu sinemasının eski ve tarihi olması duvarları ve hafif burnumuza gelen rutubet kokusu, film için ayrı bir atmosfer yarattı. Zeki Demirkubuz'un güçlü görsel bakışı ve anlatımı son derece baştan çıkarıcıydı.
Filmin konusu, "aldatma" ve "kıskanma"yı içerse de, Yönetmenin önceki filmlerini ve tarzını biliyorsanız, sıkılmayacaksınız.
2006 yılında Kader filmi ile Altın Portakal'da "En iyi Film" ödülünü kazanan, Zeki Demirkubuz'un, ödüllü Kader filmi de mutlaka izlenmesi gereken filmler arasında... (Yanılmıyorsam, arkadaşlar arasında yapılan film sunumlarından birinde, Yönetmen Zeki Demirkubuz'da misafirimizdi...!) Film de, gözümün takıldığı bir kaç sahne ve detay var. "Keşke ben görseydim ve fotoğraflasaydım" dedirtecek kadar etkileyici....
1930'ları anlatan filmdeki mekan, elektirik düğmeleri, evler ve yağmur.... Baştan sona etkileyen unsurların başında geliyor. Safranbolu evlerinde çekilmiş olması da, ayrı bir güzellik...
- "Halit Bey'in kömür madeni tünelinin sonunda, yağmurun yağmasını izlemesi ve o sırada piposunu yakması...."
- "Mükerrem'in perdeyi aralayarak, yağan yağmura baktığı pencere...."
- "Mükerrem'in gün ağarırken aynaya yansıma sahnesi..."
- "Seniha'nın otel odasına giriş sahnesi...."
- (...)
şimdilik aklıma gelenler, bunlar....
Kıskanmak filmi, Nahid Sırrı Örik'in 1946 tarihli, aynı adlı romanından uyarlanmış. Senaryo ve Yönetmenliği Zeki Demirkubuz'a ait. Seniha'yi oynayan, Nergis Öztürk, güçlü oyunculuğu sayesinde, Kıskanmak filmi ile, bu yıl, Altın Portakal "En İyi Kadın Oyuncu" ödüllünü aldı. Oyunculuğu ile de, göz doldurduğunu söyleyebilirim. Ayrıca, ses tonunu bilmesem, asla ve asla tanıyamazdım. Mükerrem'i oynayan, Berrak Tüzünataç'ın oyunculuğunun gelişmekte olduğu da, gözlerden kaçmasa gerek ..!
Konusu;
"1930lar Zonguldak... 29 Ekim gecesi Cumhuriyet balosu yapılmaktadır. Bu küçük, sıkıcı kömür kentine iki ay önce taşınan maden mühendisi Halit, eşine az rastlanır güzellikteki karısı Mükerrrem, Halit’in kız kardeşi ve sığıntısı Seniha da davetlilerin arasındadır. Kentin en zengin ailesinin oğlu Nüshet, yengesini dansa kaldırdığında, oturduğu kuytu köşeden onları gözleyen Seniha, Mükerremin bu kız gibi güzel çocuğa karşı koyamayacağını hemen farketmiş, Tanrı’nın onu çirkinliğin yazgısına boyun eğen olmaktan, güzelliğin kaderini çizen mertebesine yükseltmeye karar verdiğini o anda anlamıştır."
çizgili defterim…
Defter ve kalemi elime almayalı, not tutmayalı uzun zaman oldu. Bu çok keyif verici bir şey.
Teknolojinin esiri olmuşken; akla gelebilen her şeyi bilgisayar üzerinde hazırlamak, insanı tembelliğe sürüklüyor. Tıpkı benim sürüklendiğim gibi...
El yazımı, unutacak hale geldiğimi farkettim. Ilkokul'da tecrübesiz bir öğrencisiyken, "güzel yazı" dersleri vardı. Benim için çok sıkıcı geçen, bu el yazısı dersleri, o yaşta, berbat olan (!) yazımın, orta birinci sınıftan itibaren, bir stile oturmasını sağladı. Zamanla yazmak, benim için ayrı bir eğlence, ayrı bir tutku oldu... Lise yıllarında, şiir yazdığım "5 ortalı, cam göbeği mavi kabı olan" çizgili bir defterim vardı. Aklıma gelen her cümleyi yazardım. ...ve bir gün ben, yazmayı terk ettim... Yazmak, hatta günlük tutmak eğlenceyken; aniden dünyam değişti. Kalem tutamaz, yazamaz oldum. Bilgisayar hayatıma girince, iyice tembelleşen ellerim, hiç bir kelimeyi yazamadı...... Boşa geçen yıllara inat, şimdi kalem tutmak için tembelliğe alışan parmaklarım, klavyenin tuşlarına dokunabiliyor. Hatırlayamadığım kelimeleri karanlık yollarda, el yordamı ile arıyorıyorum.
Bir söyleşinin ardından…
Cama vuran yağmur damlalarının sesi eşliğinde, bir kez daha iyi bir seçim yaptığım için, seviniyorum. Kulaklarımda, nokta vuruşlu yazıcı sesi olmadan çalışabilmek, güzel bir duygu. Kimsenin negatif enerjisini üzerine almadan, kendi işinin sorumluluğunu alabilmek, huzur verici. Hayallerinin işini, geçim ve kazanç aracına çevirmek için, belli bir dönem ihtiyaçlarını minimuma indirmek gerekiyor. Belli bir amaca yönelik yapılan bu sıkı yönetim, çizilen yolda, doğru ilerlemek, için de ilk adım.
Gözümü karartıp, elime aldığım makinem ile birlikte, kimilerine göre, sonu belli olmayan, bir yolculuğa çıktım. Bu yolculuk sırasında, göze aldığım zorlukların yanı sıra, -ailem ve birkaç dostum dışında- kimseden destek görmedim. İnsan, bilen birilerine, danışma ihtiyacı hissediyor. Geçmekte olduğu yollardan, daha önce geçmiş kişilerin, yaşam tecrübelerinden kendine dersler, çıkarmak istiyor. Herkes gibi, yolumu bentlerle engellemeye çalışan; vakti zamanında arkadaşlık çerçevesinde, belli bir paylaşımda bulunduğum kimselerden de, ilginç bir şekilde itirazlar aldım. Fakat, fotoğrafı çok sevdiğim için, kimsenin sözünü kendi düşüncelerimin önüne, almadan ilerledim. Böylelikle, kendime yeni ve meşakatli bir yol, çizmeye başlamış oldum.
Fotoğraf merakımın oluştuğu yıllardan bu yana, fotoğraf ustalarını ve söyleşilerini, imkanlarım dahilinde, takip ediyorum. Ustaların paylaşımları, kendi hayatlarından örnekleri ile, fotoğraf anlayışlarını dinlemek ve belki de, kendini o kişilerde görmek çok güzel bir his. Bu bir çeşit, gizli eğitim gibi. Ya da, bir çeşit etkileşim. Bambaşka hayat ve portre çizen duayenlerin, hayat anlayışı ve fotoğrafa yaklaşımları farklı farklı... Merih Akoğul söyleşisine giderken, 3 saat boyunca sıkılmadan, kesintisiz dinleyeceğimi bile, bilmiyordum. Fotoğrafları kendine özgü felsefe üslubu, büyüleyici anlatmı ile dinlemek, çok keyifliydi. Bir fotoğrafın, antropoloji, felsefe, edebiyat, davranış bilimleri, yazı dili, tarih ve iktisat ile bağlantı kurması gerekliliğini anlatması, hayranlık vericiydi. Belki, farkında olduğum, ama fotoğrafın sadece o anı görmek ve deklanşöre basmak veya; çekilen fotoğrafın çeşitli manipülasyonlarla, bambaşka bir sanat haline getirilmesi olmadığını, bir kez daha anladım. Elbette dijital çağda yaşadığımız için, photoshop çok tartışmalar yaratsa da, kabul etmeliyiz ki, çağın aydınlık odasıdır.
Fotoğrafı çeken kişinin bakış açısı ve karar anının yanında, o fotoğrafa sosyal bilimlerle ve özellikle yazı bilimi ile, anlam kazandırmak, fotoğrafın daha kolay, başka izleyenlere ulaşmasını sağlar. Fotoğraf ne kadar güçlü olursa olsun, o fotoğrafın alt yazısında, bir takım kelimelere ihtiyaç duyulur. Beni tekrar yazı bilimine doğru kaydıran bu söyleşi, ilgi alanlarımın beni ne kadar doğru yönde etkilediğini, gösterdi. Zamansızlık ya da, üşengeçlikten vakt-i zamanında okuyamadığım kitaplarıma, sarılma gücü verdi. Kitap okumanın ve farkında olmanın, bir insanın hayatında önemli bir yeri var. Zaten bir şeyi anlamak ya da, istemek kişinin kendi elindedir. Günümüzde, hala analog makine kullanan, fotoğrafçıların var olması, eski yöntemin, sayısal fotoğrafa göre kalıcılığının, göstergesidir. Kendine ait karanlık odası olan fotoğrafçılar, fotoğraflarını kendi imkanları dahilinde, el'de basarlar. Kullanılan tüm kimyasal maddeler, filmin yıkanmasından, fotoğrafın kağıda düşmesine kadar geçen süreçte, bir çeşit manipülasyondur. Şu anda, analog makinenin yerini, tüketim çağında yaşadığımız için, dijital SLR makineler almak üzere. Her geçen gün piyasaya yeni yeni giren, dijital makine modelleri, fotoğrafçıların kafasını karıştırmaya, devam ediyor. Fotoğraf banyosunda kullanılan malzemelerin yerini de, photoshop alıyor. Elbette, yapılan tüm müdahalelerin, kişinin hayal gücüne ait olduğu kesin bir şey. Photoshop gibi, yardımcı araçların kullanılması da, kişinin kendi insiyatifi ve iradesinde olan bir şeydir. Tartışılamaz.
Geçmişten bu yana, dünya üzerinde ki, fotoğrafçıların fotoğraflarına baktığımızda, kurguya rastlarız. Gerektiğinde, savaş fotoğrafı bile olsa, kurgulu fotoğraflar çekilmiştir. Günümüzde, konsept fotoğrafçılığının belge niteliği taşımadığını söyleyemeyiz. Bir ürünü ya da bir görseli temsil ettiği için, o fotoğraf da, belgedir. Yalnızca, dolaşım sağlayamayan, bir kenara attılan ve paylaşılamayan; sayısal karelerin, fotoğraf olmadığını söyleyebilirim. Sayısal karelerin fotoğraf olabilmesi için, bir paylaşımda olması, izleyiciye sunulması gerekiyor.
